Memur Cenneti!

'Memur Cenneti' ifadesi, bütçesinin yüzde 82,2'sinin maaş ve maaş benzeri ödemelerden oluştuğu, sağcısıyla solcusuyla her gelen hükümetin 'kendi adamını' memur yaparak istikrarı temin etmeye çalıştığı KKTC’de sıkça kullanılan bir muhalefet argümanı… Bu benzetme, muhtevası farklıda olsa, son 8 yılda kamu kurum ve kuruluşlarındaki kadrolu memur sayısının 800 bin civarında artarak 3 milyon rakamına yaklaştığı Türkiye içinde kullanılmaya başlandı.

Gerçi bazı istatistiksel veriler (OECD gibi) ortaya koyarak kamuda artan istihdamın, nüfusla kıyaslandığında diğer ülkelere göre fazla olmadığı iddia edilse de, Türkiye’nin ironik bir şekilde 'memur cenneti' olarak yaftalanmasına neden olan gelişmeler var! Artan işsizlikle beraber 'ömür boyu garanti iş' anlayışıyla memuriyetin cazip hale gelmesi ve devlette çalışmaya yönelik kadro taleplerinin sürekli gündemde tutulması, siyasi iktidarların popülist bir anlayışla kamu istihdamına yönelik kadrolu ve sözleşmeli memur alımlarına 'son kale' muamelesi yaparak olağanüstü stratejik anlamlar yüklemesi gibi…

Kamu istihdamına yönelik artan rağbet aynı zamanda Türkiye’nin “gerçek” siyasi, ekonomik ve sosyal tablosuyla alakalı mühim ipuçları vermektedir: Mesela… Cumhuriyet’in ilk yıllarından 70’li yıllara kadar memuriyet; kemiyet değil nitelik olarak göze batan, liyakatin ön planda tutulduğu, meslek algısından çok “görev” algısıyla ifa edilen imkânları ve şartlarıyla prestijli bir işti… 70’li yıllardan itibaren ağır ekonomik tablolar ve artan yokluklarla birlikte “devlete kapak atmanın en basit düşüncesi” haline gelmişti memuriyet... 80’li yıllar; ''bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler'' sistematiğin hayata geçirildiği, ekonomi üzerinde devletin etkilerinin minimuma indirildiği uluslararası ticaretin yaygınlaştığı, insanların piyasa ekonomisi içerisinde basit ticari zekâlarla ve teşebbüs ruhuyla çokça paralar kazandığı ANAP iktidarı dönemiydi… Bu dönemde memuriyet büyük oynamayı umursamayan ve hırs sorunu olmayan insanların tercih ettiği yoksullukla doğru orantılı bir hale gelmişti! Bu etki 90’lı yıllarda da sürdü; memuriyet algısı Şener Şen’in “Namuslu” filmindeki borcundan ötürü çarşıda pazarda esnaftan kaçan, kendisine kiralık ev dahi verilmeyen mazbut memuriyet yaşantısıyla resmediliyordu!

İçinde bulunduğumuz 2000’li yıllara gelince… 2000’li yıllar, tıpkı makro ekonomik tabloların iyi gittiği ülkenin büyüme rakamlarının arttığı çağ atlanan Özal’lı yıllar gibi lanse edilse de; ne hikmetse bu müspet gelişmelerin vatandaşın “geneline” yansıtılamadığı yıllar oldu! İşsizliğin zirve yaptığı, vatandaşın çok kolay bir şekilde faizle borçlanarak sıcak paraya kavuşarak devlet gibi çarkını borçla çevirdiği, “sosyal yardımlarla” geçimini sürdüren (14 milyon kişi) insanların sayısının arttığı, nimet-külfet dengesinin bozulduğu ve tüm bu bağımlı döngüyle sorunların geçici olarak atlatılması imkânlarının adına da “istikrar” dendiği günümüz Türkiye şartlarında ise memuriyet tekrar geçmişteki câzibesine kavuştu!

Hızla artan nitelikli-niteliksiz işsizlik ve gelecek kaygısı ile “kendisini sağlama alma” ihtiyacının birlikte yükselmesi, üstüne üstlük “devlete kapağı atanın bir daha kolay kolay tasfiye edilmemesini sağlayan bir sistemin varlığı” memuriyeti bu dönemde daha beter câzip kıldı! Geçmiş iktidarlar gibi mevcut siyasi iktidarda, “memuriyet / kamu istihdamı / kadrolaşma” alanlarını, “çaycısından, müdürüne kadar her yerde olmalıyız” hırsıyla, liyakatten çok biat ve sadakat süzgecinden geçirerek stratejik bir alan haline getirdi!
Bunun içindir ki; “nepotizm”, “adam kayırma” ve “patronaj” gibi kavramlar en çok bu dönemde ayyuka çıktı!

Hülasa

Bir ülkenin mevki sahibi insanların sayısı hızla arttıkça, meslek ve uzmanlık sahibi insanlar sayısı azaldıkça o ülke geriler, fakirleşir ve batar...”

 

 

0
0
0
s2smodern

TÜM ARŞİV

Değerli Ziyaretçi

18.02.2017

Yandaki TÜM ARŞİV Modulünden Eski Tarihli Yazılarımı Okuyabilirsiniz.