Çözüm Süreci 'Hudeybiye Barışı'ndan Farksızmış!

Tarihi tecrübeyle de sabit olmuştur ki; ister demokratikleşme adına deyin ister barış adına, başta etnisite olmak üzere dini ve çok kültürlülük gibi farklılıklar üzerinden yapılan tartışmalar ve müzakereler çok nadir netice vermiş netameli çabalardır.

Daha öncede dedik…

Kimse PKK’nın silahını bıraktıracak ve barışı celbedecek bir sürece karşı değil. Bunun devlet, millet, haysiyet, vefa ve milli hassasiyet kavramları için bir risk taşımadığını da herkes biliyor. Zaten İmralı’da ki teröristbaşı ile 99 Şubatından beri dört yüz civarı görüşme yapıldığı da malum…

Asıl risk, pazarlık ve tavizler aşamasında ortaya çıkıyor. Sen istediğin kadar, ‘yok kardeşim eşkiyabaşı ile pazarlıksız ve taviz vermeden müzakere edeceğiz’ de… Bırakın PKK'yı, dünyada hiç bir terör örgütü; bu denli ciddi eleman, finans, silah potansiyeli ve dış güçler desteği ile satranç oynama yeteneğine sahipken, müzakere ve masa başı stratejilerle silah bırakmaz. Kim inanır buna? Özerklik başlığı adı altında Oslo ve Habur tecrübesinde masabaşında nelerin pazarlık konusu yapıldığını, önümüzdeki yargı reformu ve Anayasa değişikliği sürecinde de benzeri konuların masaya yatırılacağını az çok herkes biliyor zaten!

Hem terör örgütünün demokratik kanalların tıkanıklığını açmak gibi bir derdi yok ki masa başında bu istikamette taleplerde bulunsun… PKK’da zaten bu amaçla var olan bir örgüt değil. Zira demokratik kanalları açmak için yürütülen bir silahlı mücadele anlayışı hem gereksiz hem de saçmadır. Öyle olsaydı bunun için silahlı bir örgüt değil, reformist bir düzen içi siyasi yapılanma yeter de artardı bile. Amaç büyük ve birleşik Kürdistan için Türkiye Devletinden birkaç taviz koparıp bir merhale daha hedeflerine ulaşmaktır. Nasıl olsa boğazı sıkıldığında elinde olanı da veren ve bükemediği bileği öpen bir devlet var; nasıl olsa seni ciddiye alır. "Aman biz ne yaptıysak senin katliamlarını durduramadık, gel şöyle otur konuşalım, ne istiyorsan verelim, yeter ki katliam dursun" tavrından hiç farkı yoktur!

Son günlerde terörist başı ile epeyi zamandır yürütülen müzakereler öyle komik gelişmeleri beraberinde getirdi ki; süreci yönetenlerin hassasiyeti, tedirginliği ve detaylardan bîhaber davranış sergilemeleri birçok yanlışı da bir araya getirdi.

Süreci yönetenler yanlış izlenimler ve beklentiler doğurdu. Aslında Oslo sürecinden beri aynı izlenimi veriyorlar. İktidar, devlet denen aygıtı sevk ve idare eden otorite değil midir ki ‘Açılım sürecini Hükümet değil, Devlet yürütüyor’ deniyor? Devlet hükümetlerden bağımsız hareket edebilen bir organizasyon mudur ki 'Hükümet olarak bu sürecin içinde değiliz, Devletin kurumları görüşüyor...’ beyanı Hükümet yetkililerinin her birinin dilinde dolaşıyor? Bu beyan; ‘süreçten maksat hâsıl olmazsa, ortaya çıkan neticenin külfetini parti olarak üzerime almam kardeşim’ demek anlamına mı geliyor?

İyi bir şey olduysa hükümet yapmıştır, kötü bir şey olduysa hükümet dışında herkes yapmış olabilir! Tamam, balık hafızalı bir toplumuz ama o kadar değil artık!

Önce, ‘al sana güçlü ve lider Türkiye, al sana vizyon!’ Dercesine bir hava yaratılıyor. Ardından toplumu nasıl ikna edeceğiz derdine düşülüp, çeşitli ikna stratejileri hayata geçirilmeye çalışılıyor!

24 saat Ak Parti’ye hakaret eden kripto medya mensupları ve köşe yazarları/yorumcuları İmralı sürecine destek veriyor, bu kesimde sorun yok! Daha düne kadar emperyalizmin yılmaz taşeronu diye itham ettikleri Kürtçü ve Sarozcu inteljansiya da sürece destek veriyor, bunlarda da sorun yok! Katı laikçiler ile en marjinalinden tatlı su solcusuna kadar solcuların ekserisi de bu sürece destek veriyor, bunlarda da sorun yok!

Sorun yekûnuna yakını ‘yüzergezer’ diye tabir edilen seçmen kesimi içinde olan Muhafazakâr toplum kesimini ikna etmekte. Bu kesimin iknasına ve tedirginliğine yönelik toplum mühendisliği çalışması yapanlar medya aracılığı ile ciddi gayretler sarf ediyorlar. Önce İmralı sürecini enine boyuna tenkit eden zihniyet ve organizasyonlarla muhafazakâr kesim arasında ciddi iletişin/medya engelleri oluşturuldu. Ulusal medyanın en tesirlileri sadece açılım yanlılarına yer veriyor! Tam bu noktada Hocaefendi'nin Hudeybiye’li çıkışı onları çok sevindirdi. Gerçi Kürtler ‘Hudeybiye örneğindeki Mekkeli müşrikler kim? Mümin kesim kim diye sormaya başladı! Türkler ve Kürtler Hudeybiye örneğinde hangi tarafı temsil ediyor? Nasıl olsa teşbihte hata olmaz. Ne önemi var? Nasıl olsa kim anlar Hudeybiye’den? İki ayet, bir hadis, bir de kanaat önderi sürece ciddi bir motivasyon kaynağı olur!

Hatta TV’lerde arzı endam eden eldivenden merdivene söyleyecek bir şeyleri olan çok bilen akredite ilahiyatçılarda bu kervana katıldı! İmralı Açılımı’nın, görünüşte Müslümanların aleyhineymiş gibi dursa da, neticede lehine tecelli eden Hudeybiye antlaşmasına benzediği ile alakalı aforizmalar döktürmek için onlarda sıraya girdiler… TV’lerin akredite bu iki ilahiyatçıları işin iyice cılkını çıkardılar. İlahiyatçılardan bir tanesi aynen ‘Türkiye-PKK savaşı ırk üstünlüğü savaşıdır…’ dedi. Bir diğeri ‘Türkiye askerlerini vatandaşlarını ancak adil bir savaşa sokabilir, Türk Devleti ve PKK savaşı adil değildir, bu bakımdan Türkiye iç hukukunda Vicdan-ı ret kavramını tanımalıdır…’ dedi. Biri yine hızını alamadı Evs ve Hazreç kabileleri arasındaki mücadele bugün Türk-Kürt arasında sürüyor…’ dedi ve şöyle devam etti: ‘Türkiye’nin batısında bir terör örgütü ile mücadele yapılıyor algısı var ama doğu ve Güneydoğuda Kürtler hak talebi için mücadele ettiklerini iddia ediyor…’ Sanki memlekette fiili bir Türk-Kürt savaşı var! Ne kadar tehlikeli ve ahmakça yorumlar…

Sürecin arkasındaki siyasi ve toplumsal desteği celbetmek için yoğun çaba sarf eden Sayın Yalçın Akdoğan acaba bu programı izledi mi?

Bir sürecin yol kazasına uğramaması için toplumun milli hissiyatını saçma sapan mesnetlerle ve uydurma Din telakkileriyle ayaklar altına alınamaz ki? Sanki bu ülkede terörle mücadele değil de Türk-Kürt savaşı var! Türk-Kürt kardeştir. Komşudur. İş arkadaşıdır. Camide cemaat yoldaşıdır. Türk-Kürt birlikteliği; kız alıp kız veren, 3/2’si akraba olan, et tırnak gibi kenetlenen ve tek farkı parmak izleri olan kıyamete dek kardeş kalacak birlikteliktir. Ne Türk ne de Kürt “sorunun ana kaynağını” değildir. Bu bakımdan sorunun doğru adı, ‘terör sorunudur’. Terörün beslendiği ve istismar ettiği tali sorunlar vardır. Onlarda ülkenin genel sorunlarıdır. Kürt soylu kardeşlerimizle Türk soylu kardeşlerimiz arasında herhangi bir ayrılıkçı hareket değil yoktur.

Uzun lafın kısası;

Bu coğrafyada akan kanın durması iki üç değişkene bağlı bir denklem değildir! İmralıdakinin ya da bilindik muhatapların kerameti kendinden menkul kişilikler olduklarını biliyoruz zaten… Bu tip insanlar üzerinden barış süreci yürütmek hem devleti hem hükümeti sıkıntıya sokar… Ha amaç bu değilse ve amaç bizzat İmralıdaki terörist başını paketleyip bize veren iradenin, İmralı hakkında tasarladığı bir geleceğe kapı aralamak adına İmralı’dakini parlatmaksa onu bilemem!

Terörle mücadele konusunda elde imkân olupta neleri yapmadık sorusuna cevap araması gerekenler, önce bu soruya cevap versinler sonra gereğini yapsınlar. Bu aşamayı geçmeden masabaşı fantezileri ile barış elde edilemez. Çünkü müzakere süreci Türkiye’de yaşayan bütün bireylerin gündelik yaşamını ve geleceğini etkileyecek bir durumdur. Varoluşumuzu mümkün kılan değerler üzerinden müzakere yapılarak barış sağlanamaz! Kimse ellerine tutuşturulan yol haritalarını barış sürecine devşirip ‘devlet ne yapıyorsa bir bildiği’ vardır fantezisi ile yetmiş milyonluk bir milletin mukadderatı ile oynama hakkını kendinde görmemeli!

0
0
0
s2smodern

TÜM ARŞİV

Değerli Ziyaretçi

18.02.2017

Yandaki TÜM ARŞİV Modulünden Eski Tarihli Yazılarımı Okuyabilirsiniz.