ABD – İRAN - TÜRKİYE

Dünya ve Türkiye medya gündeminde ABD İran'a saldırı mı saldıramaz mı tartışmaları geniş yer tutmaya başladı. Aslında bu tartışmalar yoğun olarak 2008'den beri dünya gündemini meşgul ediyor. Son günlerde ise ABD müdahalesinin tarihi konusunda iddialar manşetlere taşınmaya başladı. ABD’nin Irak ve Afganistan’da olduğu gibi klasik emperyal ve savaş yöntemlerini İran üzerinde kullanabileceği ihtimalini kabul etmeyenler ve Atlantik ötesinden İran’a direkt bir sıcak cephe açamayacağını düşünenler arasındayım.

Öncelikle İran güç ve direnç itibariyle Irak ile mukayese dahi edilemez. 1979 devriminden beri hizaya sokulmak istendiği halde başarılı olunamadı. Sünni-Şii çatışması tutmadı. Saddam’ın Irak’ının açtığı savaş zayıflatamadı. İsrail’in baskıları kâfi gelmedi. İran bu ve buna benzer çabalara rağmen gücünü ve duruşunu daha da sağlamlaştırdı. Enerji kaynaklarını tüm ambargo ve baskılara rağmen verimli kullandı. Petrolün yanında petrolden katbekat daha fazla enerji istihsal eden nükleer enerji teknolojisi geliştirdi…

 

İkincisi, ABD ve güdümündeki NATO-AB ittifakı Ortadoğu üzerinde politik ve emperyal konseptini değiştirdi. Atlantik ötesinden milyarlarca dolar harcayarak bir yerlere nokta vuruş yapması ve konuşlanması, orada binlerce insanı yok etmesi, insanlık dışı uygulamaların savaş ortamı gerekçesini dahi aşacak şekilde iğrençlik boyutlarına ulaşması, demokrasi ve özgürlük vaatlerinin yerine arkasında fakirlik ve gelen gideni aratır pişmanlıklarını bırakması zor durumlar yarattı. ABD ve AB vatandaşları kendi ülkelerinin bu emperyal politikalarını yüksek dozda tepkilerle dillendirmeye başladı. Pembe tablolar ve “ülkemizin güvenliği Ortadoğu’dan başlar” tezleri ardında saklanan cani emperyal niyetleri ve ardında bıraktığı faturaları kendi kamuoyları kınamaya başladı.

Üçüncüsü ABD’nin bundan sonra Büyük Ortadoğu ve genişletilmiş Afrika politikalarında bu meyanda değişikliğe gitmesi; askeri güç, ekonomik yaptırım, iktisadî azmanlık, uluslararası örgütlerdeki etkinliğin pazarlanması gibi işlerin yanında “taşeron uygulaması” stratejisine geçmesidir...

Ortadoğu’da bu güne dek İsrail merkezli politikalar izleyen ABD, “şımarık çocuk İsrail” figürünü ön plana çıkarmadan, oluşturduğu yeni çatışma ve hâkimiyet alanları üzerindeki dengelerle İran’ı ablukaya almaya çalışıyor. Arap baharı ve sonrasında kurulan dışa bağımlı iktidarların desteği ve daha önceki kendilerine bağımlı ülkelerin desteği ile İran üzerinde stratejiler geliştirmeye çalışıyor. “Ortadoğu’nun ağabeyi” misyonuyla hareket eden Türkiye’nin de içinde bulunduğu Suudi Arabistan, Ürdün, Katar, Lübnan’ın dâhil olduğu Suriye karşıtı cepheyi, İran’a karşı kolektif ve gönüllü faaliyetlerin içine sokuyor.

İran ve ABD-AB arasındaki gerilim zirve yapmaya devam ediyor. Bu hafta itibari ile ABD ve müttefiklerinin Akdeniz’de dolaşan gemileri Basra körfezine girdi. İran dünya petrol sevkiyatının kilit rotası olan Hürmüz Boğazı'nı kapatmakla tehdit ederken petrol ihracatını durdurma tehdidini savurdu. Bunun üzerine Suudi Arabistan dünya piyasalarının ihtiyaç duyduğu petrolü karşılayabileceğini açıkladı.

Bu konuda direkt İran’a saldırı dışında, müthiş bir cephaneliğe çevirdiği Suudi Arabistan üzerinden İran’a karşı sıcak bir çatışma ortamı yarabilecek potansiyel daha ön planda duruyor… Bunun yanında Şii-Selefi çatışması kartı da sadece Irak’ta değil başta Yemen olmak üzere diğer Arap ülkelerinde oyuna sokuluyor.

Türkiye zor durumda… İç politikada sivilleşme, yargı, ordu vs. konularda milli iradeyi ön plana çıkaran söylem ve eylem kararlılığını gösteriyor, aynı radikal hamleleri dış politikada da başarıyla yürüteceğini düşünüyor… Ama olmuyor… Uluslararası politik dinamiklerin iç politikadan farklı çalıştığını görmekten uzak bir zihin dünyası içerisinde olduğunu anlamıyor…

ABD’nin dayatmalarına karşı önce attığı hamleleri sonra bir bir geri almaya mecbur bırakılan bir ülke görünümünü “Yeni Osmanlı ütopyalarıyla” da değiştiremiyor. Bir adım ileri iki adım geri atıyor. Bu konuda hükümetin dış politika yönelimleri tamamen konjonktürel bir mahiyette cereyan ediyor. Ciddi eylem ve söylem tenakuzları yaşıyor, net bir duruş sergileyemiyor. Şubat 2009’da “One Minute Çıkışı”ndan yaklaşık bir yıl sonra Mayıs 2010’da İsrail’in OECD üyeliğinin Türkiye tarafından onaylanmasını sağlıyor. Önce İran’a yönelik olduğu gerekçesiyle “Füze Kalkanı Projesi”ne açıkça karşı çıkıyor, ama bugün gelinen aşamada Türkiye’yi bu projenin ana merkezi durumuna getiriyor. Bu örneklerler çoğaltılabilir. “NATO’nun kolektif savunma anlayışı” içinde bocalıyor. Dış politikada gerginlikleri değil, işbirliğini ve bütünleştirici politikaları desteklemeye çalışıyor, ama evdeki hesabı çarşıya uyduramıyor.

Hülasa Türkiye taktiksel çözüm yolları aramaktan stratejik çözümler üretmeye bir türlü fırsat bulamıyor!

Türkiye bölgede ki yeni güvenlik mimarisinin bir sıçrama tahtası ve ileri karakolu olmayı kabul ederek başladığı serüvende; gerek iç politika gerekse dış politikada bedel ödemeyi göze alır ama İran ile karşı karşıya gelmez. Aynı şey İran içinde geçerlidir. Çıkarlar çatışsa da birbirlerini sürekli kontrol altında tutarlar, ama karşı karşıya gelemezler.

İran’ın başına gelecek her şey daha doğrusu İran ile alakalı her şey Türkiye'yi yakından ilgilendirmekle kalmaz etkiler. Aynı şey Türkiye açısından İran içinde geçerli... Günümüzde dahi geçerliliğini sürdüren Türkiye-İran sınırı, Ortadoğu'da “emperyal cetvelle” çizilmemiş yegâne sınırdır. İki ülkeyi yönetenlerde bunun farkında. Ellerini kaptırıp kollarını kurtaramayacak şekilde vesayet altına girseler de bu gerçeğe zeval vermezler!

0
0
0
s2smodern

TÜM ARŞİV

Değerli Ziyaretçi

18.02.2017

Yandaki TÜM ARŞİV Modulünden Eski Tarihli Yazılarımı Okuyabilirsiniz.