Özerkliğe Giden Yolun Kilometre Taşları

Tek tek ağaçlara bakmaktan ormanın bütünü gözden kaçıyor! Bakış açımızı ağacın tekilliğiyle sınırlayıp ormanın bütününü ıskalamamanız için, adım adım özerkliğe giden bir sürecin, dünden bugüne aşılan kilometre taşlarını vermek istedim…

Bu yazıyı okuduğunuz sıralarda kamuoyu ile paylaşılacak olan “Demokratikleşme Paketi” aşağıda değineceğim sürecin son halkalarından biri olarak değerlendirilmeli… İlk bakışta masumane ama uzun erimde “etnik, dinsel ve dilsel azınlıklar”ın kültürel ve siyasal haklarının tanınması yükümlülüğü altına giren Türkiye’nin, egemenliği ve bütünlüğü nasıl dış müdahaleye açık hale getirilmiş bir bakalım:

21 Kasım 1988 - Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın İmzalanması:

Avrupa konseyi, 1981-1984 yılları arasında yerel idarelerin özerkliği ile ilgili bazı ilkeleri tartıştı ve bir karar tasarısı hazırladı. Türkiye, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na 21 Kasım 1988’de bazı çekinceler koyarak imza attı. 1 Nisan 1993 tarihinde yürürlüğe girdi.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı referans göstererek gelecek vizyonu hazırlayan Öcalan, bu çekincelerin kaldırılması halinde Kürt sorunuyla ilgili statü probleminin büyük oranda çözüleceğini beyan etti. Bu tartışmalar, bugün yürütülen Apo-MİT müzakere sürecinin de pazarlık konularından… Gidişata bakılırsa, önümüzdeki günlerde ve müstakbel demokratikleşme paketlerinde antlaşmanın çekince koyulan 10 maddesinden çekinceler kaldırılacak. Akabinde iç hukuka dönüştürülüp müstakbel anayasada bu istikamette düzenlemeler yapılması da kuvvetle muhtemel...

4 Haziran 2003 İkiz Yasaların Kabulü

37 yıl boyunca imzalamaktan kaçınılan, 2000'de Ecevit - Bahçeli - Yılmaz hükümeti tarafından imzalanıp gündeme alınan ama 4 Haziran 2003 günü AK Parti ve CHP oylarıyla 37 dakikadan daha az bir zamanda jet hızıyla TBMM’de onaylanıp yasalaşan “Siyasi ve Medeni Haklar” ve “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar” başlıklı uluslararası sözleşmeler…

Bu sözleşmelerin içeriğinden yasayı mecliste kabul eden vükelâ başta olmak üzere Türk milletinin hiç haberi olmamıştır!

Bu yasalar; ülkemizde yaşayan her türden etnik topluluklara, mezheplere, farklı toplumsal kökenlere, yerel gruplara kendi statülerini özgürce tayin etme hakkı vermiş ve bu hakları uygulamaya geçirmek için gerekli düzenlemeleri yapmayı taahhüt etmiştir.

Bu sözleşmeler, Anayasamıza göre, iç hukuk hükmündedir. Yani, yasal olarak bağlayıcıdırlar ve başka bir yasa ile çelişik olduğunda da onların yeğlenmesi gerekir.

Lozan Antlaşması’na göre, Türkiye’de yalnızca Ermeni, Rum ve Yahudi olmak üzere üç azınlık kabul edilmiş, Müslüman azınlık olmadığı öngörülmüştür. Oysa sözüm ona “Kürt Sorunu”nun çözümü gerekçesiyle verilen ödünler ve AB’nin dayatmaları sonucunda Kürt kökenli Müslüman Türk vatandaşları da,  azınlık statüsüne fiilen sokulmuştur.

Öte yandan, Türkiye’de sürekli olarak yeni azınlıklar yaratmak sevdasında olduğu, hatta Alevi vatandaşlarımızı da azınlık gibi göstermeye kalkışması karşısında, bu sözleşmelerin Türkiye’ye nelere mal olacağını açıkça ortaya koymaktadır. Şu anda daha bu sürecin başlangıç aşamasındayız!

Bu yasaların kabulünden itibaren geçen on yıl boyunca bu yasaların uygulamasına yönelik çıkarılan AB Uyum Yasaları, Vakıflar Kanunu v.s gibi bir seri kanun ile günümüzdeki açılım sürecini bölünme istikametinde yönlendirecek uygun ortam hazırlanmıştır.

25 Ocak 2006 - Bölgesel Kalkınma Ajansları

Avrupa Birliği’nin bize kaktırdığı, ecnebicide “regional development agency” olarak gecen ve merkezi yönetimlerin desantralizasyonu icin öngörülen bir politikanın uzantısı olan ülke içindeki kuruluşlardır. Bu yasa 25 Ocak 2006’da kabul edilmiştir. Uluslararası çalışan kurumlar başlığı altında değerlendirilen kimin elinin kimin cebinde belli olmadığı kurumlardandır.

Türkiye bu ajanslar başlığı altında 26 bölgeye ayrıldı ve bir il merkez kabul edilerek bir kaç il  o merkeze bağlandı. “Bölgesel” sözcüğü BDP’liler tarafından deşifre edilip sorun yaratınca da “bölgesel” sözcüğü  kaldırıldı, ‘Kalkınma Ajansları’na dönüştürüldü...

Oslo Görüşmeleri

Sayıları muhtelif olan, gündeme geldiğinde itina ile iddialı bir şekilde inkâr edilen lakin 46 dakikalık görüşme kaydının kamuoyuna sızdırılmasıyla deşifre olan, İngiltere hakemliğinde gerçekleşen Hükümet temsilcileri PKK temsilcilerinin müzakereleri…

Anayasa değişikliğinden, Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki çekincelerin kaldırılmasından Öcalan’ın serbest bırakılmasına, oradan Kürtlere özerkliğin detaylarının konuşulduğu, gerek devletin hazırlanmasında gerek toplumun hazırlanmasında gerek örgütün hazırlanmasında çok büyük katkılar sağladığı ifade edilen ve 'Öcalan’ın ülkeye ve bölgeye yönelik vizyonu başbakanla yüzde 90-95 örtüşüyor' şeklinde değerlendirmelerle bugün yaşadıklarımızın temellerinin atıldığı, müthiş bir” toplum mühendisliği” ve “medya ilizyonu” ile detayları toplumdan saklanan görüşmeler…

İnternette ses kaydı ve metin olarak deşifre edilen bu görüşmenin muhteviyatını bilmeyen bir kişi “Çözüm Süreci” ile alakalı hiçbir şey bilmiyor demektir!

14 Temmuz 2011 - Demokratik Özerklik Talebinin İlanı

2007’den beri Abdullah Öcalan’ın önerisi olarak şekillenen talepler, kapsamlı bir tartışma sürecinin sonucunda, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) tarafından, terör örgütünün 13 Mehmetçiğimizi şehit ettiği gün yani 14 Temmuz 2011 tarihinde tek taraflı olarak Kürt halkının demokratik özerkliği ilan edildi! Günümüze kadar gelen müzakerelerin ana kademesini oluşturdu.

Bu projeye göre Türkiye’nin 20-25 özerk bölgeye ayrılması önerilen proje “Türkiye’nin üniter yapısına saygı gösterilmesi koşuluyla yerel ve bölgesel özerk yapıların önünün açılması, resmi dil ve bayrağın bütün Türkiye için geçerli olmakla birlikte her bölgenin kendine ait sembolleri ve renklerine izin verilmesi”ni içeriyor.

Ocak 2012 - Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi

Tarlasını, her zaman yağmur yağacak yere taşımakla maruf Abdullah Öcalan’ın önerisiyle tartışmaya açılan “Demokratik Açılım Süreci” Başbakan Erdoğan tarafından kabul edildi. “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” olarak kamuoyuna yansıtıldı. Türkiye terör sorunu ile sistem sorununu birlikte tartışır oldu!

“Kürt sorunu yoktur sorunun gerçek adı terördür” ve “Terör örgütü Kürt kardeşlerimizin temsilcisi değildir” diyen Başbakan Erdoğan, "Güçlü bir Türkiye asla eyalet sisteminden korkmamalı. Siz eyalet sisteminde de bu üniter yapıyı koruyabilirsiniz" noktasına geldi! Devletin sistemi tartışmaya açıldı, federal devlet, üniter devlet ve hatta bölgesel ayrıcalıklı devlet sistemleri arasındaki farklar Başbakanın ağzından beyanı tarihe geçirildi!

Neticede “Dağdan iniş ve PKK Nasıl Silah Bırakır?” şeklinde neticesiz ve tahripkâr bir proje, “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” ambalajı ve “analar ağlamasın” romantizmi ile birlikte çare olarak kamuoyuna sunuldu!

23 Mart 2013 – Aleni Yürütülmeye Başlanan MİT-Öcalan Müzakere Süreci

Daha önceleri başlayan PKK ile ilişkiler ve müzakereler süreci, örgüt içinde önceden "iliştirilmiş-konumlanmış" MİT üstünden teşkil ettirilmiştir. Bu tarihten sonra müzakere süreci “hükümetin değil ama devletin yürüttüğü (!) milli bir proje olarak; muazzam boyutta medya işlevselliği, uygun dış ortam, kurumlar arası zemin ve yargı denetleme-dengeleme yeteneklerinde müdahalesizlik ile aleni yürütülmeye çalışıldı.

Sözde Kürt sorununun çözümündeki temel parametrelerin hepsine onay verilecek zemini hükümete kabul ettirmeye yönelik “çözümlemelerle” Çözüm Sürecini “fırsat değerlendirmeleri” kapsamında ele alıp Başbakan Erdoğan’a kabul ettirmeyi başardılar! Ama başta Başbakan olmak üzere tahrip edilen çoğu devlet hiyerarşisi hızla “tehdit değerlendirmeleri” kapsamında bu müzakere sürecini ele almak zorunda kalmaya başladılar!

SONUÇ:

En az hasarla “çift bölgeli” özerk yapılanmayı inşa etmenin derdine düşenler ve bu projeyi terörü sona erdireceği süslü ambalajıyla milli bir proje gibi topluma sunanlar, tam gaz yola devam ediyorlar!..

Gelinen aşamada, “Kuzey Kürdistan” diye nitelendirmelerin resmi kayıtlara geçirildiği, bu çerçevede devlet gözetiminde yapılan toplantıların Uluslararası kuruluşların denetimine açıldığı Türkiye’nin güneydoğusunda “devlet otoritesi” bitmiştir! Devlet, orada çoğunluğu alenen siyasi Kürtçülük yapan yerel yönetimlere otoriteyi terk etmek üzeredir!

Tarih ve devlet şuuruna sahip yürek ve akıl sahipleri bilir ki, tarih değil hatalar tekerrür eder! Ayestafonos’tan Berlin’e, oradan Wilson ilkeleri ve Sevr’e kadar tüm bu meseleler, bugün yaşadığımız 'Çözüm Süreci' mantığı ve yönetim anlayışı ile götürüldü!

0
0
0
s2smodern

TÜM ARŞİV

Değerli Ziyaretçi

18.02.2017

Yandaki TÜM ARŞİV Modulünden Eski Tarihli Yazılarımı Okuyabilirsiniz.