'Yolsuzluk' Vaka-i Adiyeden Midir ?

17 Aralık 2013 gününden bu yana Türkiye’nin siyasi gündemi, kapsamlı ve sarsıcı bir yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ile meşgul. Yaşanılanları içerikten yoksun bir şekilde, sadece "siyasal alana müdahale" ve "kirli bir komplo" şeklinde görenler ile yine içerikten yoksun bir şekilde tüm kurgusunu kurul tanımaksızın siyasi iktidarın yok edilmesi üzerine kuranlar arasındaki çatışma, gelinen aşamada “üstünlük” ve “çoğunluk” yarışı haline aldı. Yolsuzluk, rüşvet ve kara para aklama ile ilgili iddiaların varlığını unutturmaya yönelik tüm çabalara rağmen, olan bitenleri partizanlıktan, ideolojilerden ve genel çıkarlardan ziyade “hakk” ve “hukuk” penceresinden değerlendirenler ve her şeyin farkında olanlar sessiz çoğunlukta!

Yaşanılanlar hem siyasi iktidarda, hem toplumda, hem de sürece aktif olarak taraf olanlarda ciddi hasarlar bıraktı. Gelinen noktada; kim bu işleri başlatmış olursa olsun, kim ne amaçlamış olursa olsun, kim hangi güç oyununa girmiş olursa olsun, öyle ya da böyle bu yoğun gündem zamanla değişecek. Belki baltalar gömülecek veya mücadele daha derinde sürecek. Onca yaşanılanlardan sonra zayıf bir ihtimal gibi gözükse de belki taraflar sessizce uzlaşılacak. Lakin tek bir şey hiç gündemden düşmeyecek: Yolsuzluk algısı!

“Yolsuzluk” ve “yolsuzluk algısı”, siyasi ve toplum hayatımızda yeni peydahlanan bir kavram değil; dün de vardı bugün de var… Dün ile bugün arasındaki tek fark, bu işleri yapanlar sürekli kendilerini yeniliyorlar ve yeni alanlar keşfediyorlar!

17 Aralık’tan beri yaşanılanları hayret takip edip defaatle şaşırıyorum. Maalesef, ülkemizdeki yaşanan yolsuzluklar, kendi başına bir toplumsal işlev bozukluğu değil, vatandaşlar ve devlet arasındaki ilişkinin dokusuna işlemiş iflah olmaz bir hastalık halini almış durumda! Maalesef bu durum sadece bu ülkenin değil, Doğu toplumlarının bir hastalığı… Ülkemizde olaylar lehte ve aleyhte gelişen çıkar ve risklere göre dar bir çerçevede değerlendiriledursun; bir işadamı arkadaşından düşük faizli özel kredi aldığı gerekçesiyle sert eleştirilere maruz kalan ve istifa eden Alman Cumhurbaşkanı Christian Wulff’un ve bu duruma tahammül göstermeyen Alman halkının erdemli davranışını hatırlatıyorum. “Namus” kavramının ‘dürüstlük’ ve ‘güven’ üzerine kurulu olduğu Batı toplumlarındaki bu işleyişe gıpta ile balkıyor, Mehmet Akif’in yıllar öncesindeki “işleri dinimiz gibi sağlam; dinleri ise işlerimiz kadar çürük” tespitinin hala geçerli olduğunu üzülerek görüyorum!

İki gün önce, Özel bir üniversitede öğretim üyesi sosyolog bir dostumla sohbet ettim. Bana 17 Aralık sonrası yolsuzluk iddiaları ve toplum algısı ile alakalı bir araştırma yapan bir ekibi yönettiğini ve elde ettiği ilginç verileri ve yorumlarını benimle paylaştı. Yakında açıklanacak olan bu çalışma ile alakalı, oranları vermeden, önemli görüp not aldığım kısımları kısaca sıralıyorum: Bu toplumda yaşanan yolsuzlukları kınayan ama bir yandan da yolsuzluk ağlarında yer alarak kâr elde etmeyi olağan görenler azımsanmayacak oranda. “Bal tutan parmağını yalar”, “üzümünü ye, bağını sorma”, “devlet malı deniz, yemeyen domuz” gibi yerleşik kanaatlerin geçerliliğini koruduğunu düşünenlerin oranı çok fazla! Komşudan ya da bir başkasından çalmayı "haram" ve "yüz kızartıcı" olarak gören ama devletten çalmayı alışılagelmiş olağan bir şey olarak görenler oranca az da olsa mevcut! Kimi iktidar partisi ile yan yana getirdikleri dini ve muhafazakâr imaj hatırına kabahatleri ve yüz kızartıcı suçları görmemeye yönelik bir korumacılık içerisine giriyor! Kimi memur ve sözleşmeli devlet personeli olarak istihdam edilmiş kitle ise, var olan pozisyonlarını ve imkânlarını kaybetmemek adına “zorunlu” bir korumacılık içerisine girebiliyor. Kimi ise; tıpkı tutuğu futbol takımının kötü sonuç almasına tahammül edemeyen ve kötü neticeyi hakeme, sahaya veya federasyona bağlayan fanatik taraftar gibi, tuttuğu siyasi partinin olumsuzluklarla yan yana gelmesini kabullenemiyor!

Rahatlıkla söyleyebilirim ki, toplumumuzun çoğu hangi görüşe ve düşünceye sahip olursa olsun, çifte ahlaki standartlar uygulayarak deve kuşu misali başlarını kuma sokarak kendilerini ve vicdanlarını resetliyorlar!

Hülasa,

Öyle ya da böyle, iki yıldır yapılan teknik ve fiziki takip ile “delillendirilen” ve “belgelendirilen” iddiaların, şeffaf bir yargı sürecinde masaya yatırılması “masumlar” ve “suçsuzlar” için hiçbir sıkıntı ve risk teşkil etmez!
Siyasi iktidar “yolsuzluk iddialarına konu olan kişi ve olayların bağlantılarının gerçekliğini bildiğinde sürecin akıbetinden çekiniyor” intibaını vermeyi bırakmalı. On bir yıldır bizzat yönettiği ülkede, kendi elleriyle kurduğu ve birçok ses getiren tartışmalı davalarda arkasında durduğu yargı mekanizmalarıyla güven bunalımı yaşamamalı. Yolsuzluk iddialarının “yegâne” aklanma yeri mahkemelerdir.

Güç-otorite ve iktidar nimetine sürekli kutsiyet atfederek ayakta durmaya çalışan hükümet maalesef kendisini denetleme ve dengeleme mekanizmalarına kesinlikle tahammül edemiyor… Medya ve sivil toplumun da dâhil olduğu pasifize edilmiş denetleme ve dengeleme merkezlerinin vazifesini yapamaması, yargı ile yürütmenin birbirini baskılamaya çalışması yolsuz davranışlara bir üslup kazandırarak, yolsuzlukları ‘vaka-i adiye’den, yani sıradan bir olay haline getirir! Bu ciddi bir vebaldir.

Netice İtibariyle,

Bir sokak röportajında kendisine mikrofon uzatılan bir gencin söylediklerinden sonra bu işlere bulaşanların ve bunları kollayanların akıbeti ile alakalı az çok bir şeyler tahmin edebiliyor ve doğru yerde durduğumu bir kez daha test ediyorum. Genç kardeşim aynen şunları söyledi: Yıkamacıyım. Günde 10 saat araba yıkıyorum, 15 günde 1 gün izin kullanıyorum. Burada yatıyor kalkıyorum. Maaşım ise aylık 800 lira! Bu hırsızlıkları yapanı Allah’a havale ediyorum. Haram olsun!

Bu kelamdan sonra ne söyleseniz boş!
İyi ki “yargı günü” var!

 

0
0
0
s2smodern

TÜM ARŞİV

Değerli Ziyaretçi

18.02.2017

Yandaki TÜM ARŞİV Modulünden Eski Tarihli Yazılarımı Okuyabilirsiniz.