Suud'un Operatif İstihbarat Hamlesi "Kayıp Gazeteci" Vakası Hakkında

2 Ekim 2018 tarihinde Suud Krallığı'nın İstanbul Başkonsolosluğu'na giren ve bir daha oradan çıkmadığı bilinen, yakınlarının hayatından endişe ettiği Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın akıbetiyle alakalı sorun, Türkiye-Suud ve ABD arasında krize dönüşmek üzere…

Bu yazımızın konusu olayla ilgili kamuoyunda paylaşılan teknik detaylar, iddialar, ithamlar ve ileri sürülen argümanlar değil… Yazımızın konusu, Suud istihbarat kapasitesinin, ardında iz bırakarak ve üzerine yapışacak handikaplara râzı olarak, Türkiye’de niçin  böyle bir operatif istihbarî hamleye alenî bir şekilde giriştiği hakkında olacak.

Mesele sadece Suud rejimine ve onun bölgesele politikalarına muhalif bir gazeteciyi ortadan kaldırmak olsaydı, bunu sıradan istihbarî usullerle; gerek operasyonun kendisini saklayarak, gerekse kendi istihbarat organizasyonlarını saklayarak, sıradan bir vaka modunda gerçekleştirebilirlerdi.

Lakin bu vaka; başka bir ülkede, diplomatik dokunulmazlığı olan bir misyon binasında, uluslararası hassasiyetleri anında üzerine çekebilecek şekilde ve riskli usullerde gerçekleştirilmiştir.

Kanaatimiz şudur: Suud Krallığı göstere göstere Türkiye’de istihbarî bir operasyona imza attı!

Suud’un bu operatif hamlesiyle “golü” kim yedi? Türkiye mi? ABD mi?

Bence iki ülke de gol yedi...

Peki, Amerika’ niçin bu golü yedi? Bildiğiniz üzere, Suudi gazeteci aynı zamanda bir ABD vatandaşı… Vatandaşlık ilişkileri dışında mutlaka ABD bu kişiyi kendi menfaatleri doğrultusunda kullanıyordur. Yani Amerika’ya rağmen bu kişi ortadan kaldırılmıştır.  Hesaplaşılacaksa bu kavilden bir “hesap” yahut “pazarlık” ABD ile Suudi Arabistan arasında da olacaktır…

İşin ABD-Suud-Türkiye arasındaki siyasi alakasına gelince…

Son bir yıldır ABD, Suudi Arabistan’ın sahada çeşitli ittifaklar kurarak yönetmeye başladığı El Kâide’nin türevleri sayılabilecek sâir sekter cihatçı örgütleri dilediği gibi sevk ve idare edemez oldu. Türkiye epeyi bir süredir, bilhassa İdlib’te, “devlet altı örgütlenmeler” olarak nitelenen bu çatı örgütler ve bu örgütlerden ayrılan fakat militan geçişkenliğini sürdüren bu sekter gruplar üzerinden çeşitli  “operatif” faaliyetler yürütmeye başladı. Sahada örtülü bir şekilde hayli etkin olan Suud, bu yüzden alan hâkimiyeti elde etmeye başlayan Türkiye'ye cephe almaya başladı.

ABD, Suud'un Türkiye’ye dönük şımarık ve kural tanımaz bazı "saha faaliyetlerini" güçlü biçimde sınırlamaya başladı… ABD, S. Arabistan’ın bölgesel ölçekte artan etkinliği sınırlamak istiyor istemesine ama Suud’un bu etkinliğini de başka bir ülkeyle paylaşmasına izin vermiyor. Bu detay unutulmamalıdır.

ABD hasım olmasına rağmen son aylarda İdlib’te bunalan Türkiye’yi, önce Rusya’dan uzak tutmaya, ardından müstakbel İran hedeflemesi için yanında tutmaya çabalıyor.  

Gelelim Türkiye’ye…

Teşbihte hata olmazmış... Hani nasıl ki uluslararası futbol müsabakalarında deplasmanda atılan bir gol "iki gol" sayılıyor, kendi evinde yenilen bir gol ise ise iki gol sayılıyorsa, Suud'un bu Cemal Kaşıkçı hamlesiyle Türkiye’nin “kendi sahasında” yediği “gol” malesef şeddeli değerlendirilmelidir. Anlayacağınız bu durum Türkiye'nin  uluslararası arenada prestijine zeval verecek boyutlardadır.

Şöyle ki, örneğin siz Suudilerin İngiltere’deki ya da Almanya’daki konsolosluk binalarında birini katledebileceğini; hadi katletti diyelim cinayeti / cesedi örtbas edebileceklerine ihtimal verebilir misiniz?

Şimdi Rusya’nın İngiltere’de eski Rus ajan Sergey Skripal ile kızının zehirlenmesi vakasını gündeme hatırlatabilir dünyanın her yerinde bu tip örtülü ve açık istihbari operasyonlar yapılabilir diyebilirsiniz…

Fakat konu olan ülke Rusya, Suudi Arabistan değil! Buna rağmen Rusya Londra’da bu işleri eline yüzüne bulaştırdı!

İngiltere'nin Rusya’ya verdiği karşılığa bir bakın; deşifre ettiği Rus ajanlarını dünya kamuoyları önünde adeta madara edip Putin’i zıvanadan nasıl çıkarmayı başardılar. Bu işin bir de diplomatik ve siyasi karşılığı var. İngiltere, sorumlu tuttuğu Moskova’ya karşı bazı Avrupa ülkelerinde öyle bir diplomatik ve siyasi atak başlattı ki, bu sayede bazı Batı başkentlerinde toplamda 100'den fazla Rus diplomat sınır dışı edilmesini sağladı!

Lütfen ülkemizde bir dönem mütemadiyen ve son derece pervasızca bir şekilde Rus ajanları tarafından işlenmiş olan “Çeçen Cinayetleri”ni hatırlayın… Bu istihbarî operasyonlar, Türkiye sanki Rus istihbaratçılarının yolgeçen hanıymış gibi bir algı uyandırmadı mı? Daha da önemlisi bu durum devletimizin şânına yaraşmayacak atâlet olarak algılanmadı mı?

Ha, daha sonra bunlarında cevabı muhataplarına "mukabele bilmisil" verildi o başka!

Anlayacağınız mesele ciddidir ve “her ülkede böyle şeyler olur” türünden halını altına süpürülecek bir hadise değildir!

Peki, S. Arabistan’ın Türkiye’de böyle bir operasyon çekmesinin nedenleri nelerdi?

Malumunuz Türkiye, Suriye politikalarının ilk yıllarında S. Arabistan ile sıkı bir müttefikti. Bu ittifaklaşmaların icabı olarak bölgede operatif devlet” moduna geçerek strateji yürütmeye başladı. Düzenli ve kâideli güvenlik güçleri modunu dışlayarak istihbarat kapasitesiyle birlikte bölgede hem alan hâkimiyeti elde etmeye, hem de nüfuzunu arttırmaya çalıştı. 

Yeri gelmişken hatırlatayım, Suriye politikalarıyla neredeyse eşzamanlı hatta eş güdümlü olarak içeride devreye sokulan Çözüm Süreci adı verilen  MİT-Öcalan Müzakere Süreci’ni de bu kapsamda ele almak lazım.

Türkiye Suriye'de  operatif devlet” moduna geçerek, genel manada devlet altı örgütler/örgütlenmeler olarak nitelendirilen başta El Nusrâ ve türevleri olmak üzere Selefî gruplar üzerinden operatif hamlelerde bulunarak önceleri ciddi avantajlar elde etti. Lakin bu strateji zamanla egemenlik haklarımıza ağır hasarlar verebilecek raddede ciddi olumsuzluklar ve tehditler de üretmeye başladı. 

İşte, burada bahsi geçen devlet altı örgütlenmelerin finansından tutun sevk ve idaresine kadar her türlü patronaj aslında Suudi Arabistan’a aittir. Fazla uzatmayacağım, Suud bu konuda o kadar ileri gitti ki, ABD ve Rusya bile Suud’un bu stratejisini ara ara ıskat etmek zorunda kaldı.

Fakat Türkiye bölgede Rusya ile ittifak etmesinden sonra, daha doğrusu Rusya’nın Türkiye’yi Ortadoğu etkileşiminde doğru dümen tutmaya zorlamasından sonra Türkiye “zararın neresinden dönersen kârdır” ilkesi mucibince bölgesel plan ve stratejilerini planlarını değiştirmeye başladı. Bölgesel devlet altı örgütlenmelerle aşırı içli-dışlı olan Türkiye, bu sekter örgütler üzerinden strateji yürütmekten "tamamen" vazgeçmese de, Suud’un üzerinden operatif hamleler yaptığı bu örgütlerin önemli bir kısmını "Suud çizgisinin" dışına çıkarmayı başardı!

Türkiye'nin bu anlamda Suud’dan olumsuz anlamda etkilenmesini, sadece bölgesel bazda sahadaki performansına göre değerlendirmemek lazım. Malumunuz S. Arabistan muazzam likidite deposuna sahip…  ABD siyaset kurumunun Suud’un kirli işleyişinde aldığı güçlü pozisyon, küresel siyasî denklemle baş etme yetenekleri ve küresel finansal sistemle kuvvetli eklemlenişi, Türkiye’nin bölgesel denklemde S. Arabistan’la ittifaklaşmasını kolaylaştırmıştır.

Akabinde Türkiye “sıcak para” operasyonlarının cenneti haline gelmiş bu iş sadece ekonomimizi üretime dayalı sistemden uzaklaştırıp atalete sev etmekle kalmamış, Türk siyasetinde de muazzam bozulmaya ve kirlenmelere yol açmıştır. Sadece bununla yetinilse yine iyi; bozulma, askerî bürokrasiyi dış müdahaleye açık hale getirmiş 15 Temmuz gibi operatif darbe girişimlere netice itibariyle çeşitli politik ve diplomatik çakışma ve savrulmalara neden olmuştur. Bu işlerin arka plandaki finansörü hatta Suud’dur!

Anlayacağınız  S. Arabistan’la ittifaklaşma, Türkiye’nin demokratik birçok kazanımlarını da riske atmıştır. İleri dönük akl-ı selimle bakıldığında görülecektir ki, S. Arabistan ve onun siyasî tarzı, sadece küresel tehdit boyutlarında değil, iç tehdit boyutunda da Türkiye’yi olumsuz etkilemiştir. Suud’la girişilen bu ittifaklaşmasının bozuk işleyişi, Türkiye’nin bölgede adreslemeyi düzgün yapamamasına neden olmuştur. 

Yani Suud,  fırsat buldukça Sayın Erdoğan’ı siyasi off-side’da bırakmakla kalmamış, bölgesel politikalarımızı şeffaflık ve kolaylıkla izlenebilir olmaktan çıkartmıştır!  

Türkiye, kaideli devlet gereği düzenli ordular modunda Suriye’de olacağı yerde, Suud’un finansörlüğünde selefî örgütler üzerinden operatif hamlelere girişerek mevzi tahkim etmeye çalışmakla o denli meşgul olmuştur ki, “Fırat’ın doğusu ve "CENTCOM" gibi muazzam bir tehlike üreten bölgenve düşmana, gerektiği gibi odaklanamamıştır.

Gelinen aşamada, Suud’un operatif devlet uygulamasında yaslandığı CENTCOM, gelinen aşamada Türkiye’nin bekâ parametrelerini yerle bir edici mevziidedir.

Türkiye öyle ya da böyle, hem içeride hem de bölgede yediği operatif kazıklardan sonra, izlediği “kötü” politikalardan “düzgün” bir şekilde çıkmak için bazı adımlar atmaya başladı. Bölgesel savunma-güvenlik mimarilerini, yukarıda değinilen nitelikte tesis edecek bazı adımlar attı. İran’la direk ve dolaylı çatışma güzergâhını, Körfez üstünden Suriye’ye ve Yemen’e taşıyan Suud stratejisini kadük bırakacak stratejik ve politik bir süreç yönetti.

Bunlardan başka, geçmişte Suud ile olan stratejik işbirliğini gerek bölgesel anlamda gerekse küresel anlamda minimize etmeye başladı. Suud’un körüklediği Sünni-Şii eksenleşmesinin kristalize olması istikametindeki politikalarda ilk başta dâhil olduğu etkinliklere son dönemlerde sırtını döndü.

Türkiye’nin "isabetli" son Katar hamlesi ise cabası…

ABD/CENTCOM ve Suud’un Türkiye’de böyle bir operasyon çekmesinin nedenlerine, vakayı sulandıran çok fazla komplo teorilerine girmeden,  araladığım bu pencereden bakmak lazımdır. İşte, bu saiklerden ötürü Suud istihbarat kapasitesi, fırsatını bulduğu anda, Suriye içerisinde Türkiye’ye yönelik gerçekleştirdiği açık ve örtülü hasmâne operasyonlarını Türkiye içine taşıma cüretini göstermiştir.

Suud Krallığı ve medya kapasitesi, “kayıp gazeteci” vakasının sorumluluğunu Türkiye’ye yıkacak gerçek dışı bilgi setleriyle dünya kamuoyunu yanıltmaya çalışıyor. Üstüne üstlük  “Türkiye başka ülke istihbaratı teşkilatlarının cirit attığı kontrolsüz operasyon sahası” algısını üretiyor…

Haliyle bu tip hamlelerle Türk Devleti'nin prestiji hedef alınmaktadır.

Netice itibariyle,

Türkiye için öncelikli olan bu cinayetin aydınlatılması değildir. Öncelikli olarak Türkiye politik anlamda Suud orijinli bu istihbari hamleyi almaza yatmalıdır. Akabinde ortada duran bu hadiseyi, politik liderliklerinin acımasızlığı ve dünyanın çirkin rejimlerine sahip oldukları gerçeği bu olayla daha fazla açığa çıkan Suud ve ABD’nin "kucağına" bırakacak bir süreç yönetimi işletmelidir.

Operatif anlamda kesilmesi gereken hesap ve verilmesi gereken karşılık konusunda Türkiye’nin acele edeceğini sanmıyorum.

Etmemelidir de…

Muhakkak Türkiye'nin istihbarat ve ve güvenlik kapasitesi, 2 Ekim tarihinden bu yana Suud konsolosluğunda ne olup bittiğine dair bilgilere sahiptir. Buna göre çıkarları istikametinde  ABD ve Suud arasında ciddi bir süreç yönetimine başlamıştır. 

Türk Devleti; gerek bu hasmâne operatif istihbarî hamlenin sahiplerine, gerekse bunların ürettiği dezenformasyonlara; uygun zamanda ve uygun şartlarda, örtülü veya açık bir şekilde, aynıyla veya fazlasıyla gereken karşılığı mutlaka verecektir!

 

0
0
0
s2smodern