Manisa’daki Asker Zehirlenme Vakaları Hakkında

Malumunuz, Manisa’da bir ayda dört kez gerçekleşen ve yüzlerce askerlerimizin etkilendiği zehirleme vakaları yaşandı. Bu vakaların nedeni veya nedenleriyle alakalı, tüm kuşku ve iddiaları araştırmakla ve kamuoyunu en doğru şeklide bilgilendirmekle yükümlü makamlarının başında TBMM gelmektedir. Maalesef, TBMM’ye sunulan bu konuyla alakalı meclis araştırması teklifi Ak Parti ve MHP tarafından reddedildi!

1 değil, 2 değil, 3 değil, tam 4 kere; aynı askeri bölgede, bir ay içerisinde peşi sıra gerçekleşen ve yüzlerce Mehmetçiği etkileyen zehirlenme vakaları sanki vaka-i âdiye’denmiş gibi…

Hâliyle; konuşması gerekenler sustuğu, araştırması gerekenler örttüğü, tenkit edip yol göstermesi gerekenler otoriteye razı olduğu için, ortaya çıkan boşluğu iddialar ve komplo teorisi boyutundaki bilgi setleri dolduruyor!

Bu vakalar ana akım medya ve siyasi iktidara yakın medya gruplarında layık olduğu şekilde gündeme gelmeyince, sosyal medya ve internet medyasının gündeminde oldukça hacimli ve detaylı bir şekilde ele alındı… Uçuk kaçık olanları ve ayakları yere basmayan iddiaları çıkardığınızda, çelişkilere dayanarak ilerleyenleri ve makul bulduğumuz bilgi ve iddia setlerini derleyip toparladığınızda, Manisa orijinli askerî kışlalarda yaşanan bu zehirlenme vakalarıyla ilgili dört iddia öne çıkıyor:

 1 ) 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası yaşananları ve yaşatılanları göz önünde bulundurduğumuzda bu vakaların müsebbibi olarak Fetö ismi ön planda tutuluyor. Siyasi iktidar 11 yıl bunlarla hem "derinden" hem "yüzeyden" teşrik-i mesai yaptığı için bunların tarzlarını iyi biliyor! Fetö, askeriye başta olmak üzere cari oldukları kurumlarda hâlâ zarar verme potansiyeline sahip olduğu için çok rahatlıkla potansiyellerini kendi elemanları ve çeşitli terör örgütleri eliyle devreye sokabilecekleri siyasi iktidar kanadında sıkça ifade ediliyor.

2 ) Manisa orijinli askeri kışlalarda gerçekleşen bu vakaları, bu kışlaların kıymetli lokasyonuyla dolayısıyla imar/inşaat rantıyla ilişkilendirenler var… Batı Kışla, Merkez Komutanlığı, Orduevi vs. konumu itibariyle cazibe merkezi ve siyasi iktidarın inşaat networkunun gözde yerleri olduğu yazılıp çiziliyor… Bu iddiayı desteklemek adına yakın bir zamanda aynı bölgede Kızılay’ın arazilerinin imara açılmasıyla ilgili örnekler öne çıkarılıyor.

Dün itibariyle de bu zehirlenme vakaları sonrası birkaç dönem bu kışlalara “asker alınmama” kararının ilanından sonra, bu iddia en gözde iddialardan biri haline geldi!

3 ) Bilindiği üzere, askere alma sistemimiz ve bu doğrultudaki anayasal yükümlülükler ANAP iktidarları döneminden günümüze kadar, bilhassa “güçlü iktidarlar" dönemlerinde, uygulanan popülist politikalarla “kaçak” üretecek şekilde gevşetildi! Düzgün işletilemeyen asker alma “kaçak” hacmini büyütünce çare olarak devreye “bedelli ve dövizli askerlik” sistemi sokuldu… Bu da sadece “Anayasal eşitlik” sorunu değil, aynı zamanda, dinî-felsefî yaklaşım farklılaşması ve sistematikleşmiş “etnisite” kaynaklı bazı sorunları ortaya çıkardı.

Bir yanda, Doğu ve G. Doğuda terörle mücadelede canhıraş mücadele eden garip-gurabanın çocuğu, diğer yanda kaçak üreten askere alım sisteminin gevşekliğini sonuna kadar kullanıp sonra “para” ödeyerek yükümlülükten kurtulanlar... Üstüne üstlük barış zamanında bile “askerine güvenli yemek yediremeyen” bir devlet algısı da cabası!

Yani; asker alma kadar ocağa alınan askerlerin de “genel ruhunun” dışarıya kötü yansıtılması ve askerlik yükümlülüğünün “itibarsızlaştırması” gibi konularla bu zehirlenme vakaları ilişkilendirilir oldu!

4 ) Bu olayların nedeni ve maksadıyla alakalı bilhassa askeriyeye yakın kaynakların yazıp-çizdiklerinin iddiasına göre de durum ideolojik veya terörle ilintili değil… Siyasi iktidar kanadında kabul gören ve sıkça dillendirilen bu iddiaya göre: Askeri bürokrasi, başta yemek ihaleleri olmak üzere diğer satın alma ihalelerden memnun değiller! Siyasi iktidarın iktisadi networkundaki tüccarların dominant tarzlarından ve kalitesiz ürün/hizmet alınma noktasındaki baskılarına direnememelerinden ötürü gına geldiler ve her fırsatta “arıza” çıkarıyorlar!

Tablo bu!

Ne hallere geldi/getirildi “kaideli devlet" geleneğimizin vazgeçilmez parçası olan bu gözbebeği kadim kurumumuz:

Komutanlarına kumpas kurulan, darbeye teşebbüs eden, kendi halkına bomba atan, kendi halkı tarafından linç edilen, NATO’cu-FETÖ’cü-DENGECİ- AVRASYACI-REİS’ci gibi klikleri içinde barındırdığı devletin en yetkin ağızları tarafından ifşâ edilen, bunların hepsi bir yana “kitlevî” ölümlere neden olabilecek şekilde askerinin yediği aşa bile “müdahale” edilebilecek hâle gelen/getirilen bir TSK algısı..!

Dünyada ve bölgemizde yaşanan dramatik gelişmelerin kapımıza dayandığı, beka faktörlerimizin ağır tehlike altına girdiği, asker-millet birlikteliği ihtiyacını daha da belirginleştiği bir dönemde, ülkemizin en önemli kurumu olan TSK bünyesinde bu tür olayların yaşanması ve bu tartışmalara konu olması, başlı başına bir “bekâ” sorunudur aslında!

Hadi diyelim ki; iğdiş edilen kurumlarımızın bu hale gelmesinde 15 yıl ülkeyi tek başına yöneten siyasi iktidarın hiçbir ihmali, yanlış politikası ve sorumluluğu yok; hepsi gâvurların ve ‘üst akıl’ların işi… Hadi, siyasi iktidarı bu ciddi sorunları ivedilikle ortadan kaldırmaya zorlayacak ciddi bir kamuoyu baskısı da yok diyelim…

Peki, bu ülkenin muhalefet partileri ve STK’ları ne işe yarar?

Bu ülkede kendisini iktidarın dışında tanımlayan, ezber bozan, güç ve otoritenin kabullerini denetleyen ve yeri geldiğinde karşı çıkan, ülkeyi yönetenlere kendi siyasi gündemini tavsiye edebilen bir muhalefet yok! Eyvallah! Lakin muhalefet partisi olarak nitelenen büyük-küçük mevcut partiler niçin bu “mühim” konuları gündemlerine bile almazlar?

Sözüm bilhassa; düşmanın her çeşidiyle mücadele ederken hayatını kaybeden Mehmetçiğin şehadet merasimlerindeki itiş kakışlı protokollerinden eksik olmayan, 16 Nisan Referandum sürecinde EVET tercihlerine rızâ üretmek adına “bekâ sorunu” argümanını dillerinden düşürmeyen muhalefet partileri ve STK’lara…

AAynı yerde, hem de peş peşe 4 kez gerçekleşen ve yüzlerce askerimizin maruz kaldığı bu zehirlenme vakaları, başlı başına bir “bekâ sorunu” değil midir?

Bu ülkede “bekâ sorunu”, sadece siyasi iktidarın bekâsı ile örtüşen olaylarla ve ikbal kaygılarına göre ritmi ayarlanan muhalefet dozuyla mı sınırlıdır?

Hepsini geçtik; zaten bu soruların hepsine bir cevapları var! Peki, tüm bunların bir “vebali” yok mu?

Ne diyelim?

Allah bu devletin ve milletin en önemli “bekâ” faktörlerinden biri olan Türk ordusunu korusun ve yüceltsin…

Dâhilî ve hâricî bedhahların/kötülerin şerrini bahane etmeyecek, hayırhahlığını ve omurgasını ilelebet muhafaza ve müdafaa edecek insanların sayısını arttırsın!

0
0
0
s2smodern